Ana içeriğe atla

Yine Açıklandı PİSA

Yine yeşerdi fındık dalları diye hoş bir türkü vardır. Benim gibi söylemesini değil de dinlemesini bilenler için bu nakaratı söylemek çoğu zaman rahatlatır. Türkü, “acep ne olacak yârin halleri” diye devam eder. PİSA 2015 sonuçlarının açıklanması ile acep ne olacak eğitimin halleri konuşulmaya başlandı, yine. Ufak bir Google araştırması ile yorumlar bilindik klişe cümleler halinde; “Türkiye sınıfta kaldı”, “2003’ün bile” gerisindeymişiz. Kimisi de sebeplerini araştırmış, “para çok yatırdık bu işe neden böyleyiz”, “ben söylemiştim” şeklinde bir sürü yorum. Bir yorumda da lise düzeyinde yapılan reformların oluşturduğu zorluk gösteriliyor. Açıkçası bunu anlayamadım. Bir başkasında “düşük sonuçlarda, Türkiye’de bilişim teknolojilerindeki eksiklerin etkisini göz ardı etmek mümkün değil”, diyor ama Fatih projesine harcananlar aklıma geldi. Ama bir yorum hoşuma gitti. Eğitimde düşük düzeydeki özerklik yakın zamanda yapılan düzenlemelerden kaynaklanıyor denilse de özerkliğin olmamasının 100 yıllık geçmişi var. Bazı yorumlarda kaliteden bahsediliyor. Kalite, reform, değişim, dönüşüm nedir acaba, milyon tane cevabı olsa gerek.
OECD açıklama yapmış, 2015 OECD verilerine göre öğrenci başına en az parayı harcayan ülkeler içinde ikinci sırada Türkiye geliyor, diye. OECD Bir de Türkiye’de velilerin yaptıkları harcamalara baksın, derim. Eğitimin ailelere maliyetini diğer ülkelerle kıyaslayabilir. Bir de devletin doğrudan veya öğrenci üzerinden özel okullara verdiği maddi katkıya bakabilir.
Osmanlının son demlerinde kurtuluşu eğitimde görenlerin yüzleri batıya dönüktü. O gün bu gün hala orda neden böyle de biz de değil anlayışı devam ediyor. Bir türlü eğitim-toplum, eğitim- kültür yakınlaşmasını göremedik. Osmanlı’nın Tanzimat ile birlikte yönünü çevirdiği batı medeniyetinin eğitim uygulamalarını taklit ederek eğitimli insan kaynağı oluşturulmaya çalışıldı. Bu her daim ulusalcı iken bazen pozitivist, arasıra da maneviyatçı oldu. 1950 li yıllardan sonra da Amerikan etkisiyle kar ve rekabet şeklindeki iktisadi mantıktan dolayı eğitim artık girişimci. Amerikancı mantık, işe çocuğu başlangıç noktası almakla başlıyor ve öğretilecekleri çocuğun psikolojik gelişimine göre düzenlemeyi öneriyor. Bu hareket öğrencileri deneysel psikolojiye göre yönlendiren karakteri itibariyle iradeci bir anlayışa sahip. Psikologların 40-50 yıllık tahtları sarsıldı gibi görünse de okulla daha çok ilgilenenler sermaye grupları olmaya başladı. PİSA’yı yapan da Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD). Ancak görüldüğü kadarıyla siyah ve beyazın iki farklı tonu olarak birbirlerinin verilerini kullanıyorlar. İkisinin de menşei aynı sayılabilir. Yani eğitimdeki çıktının davranış özelliklerini şimdiye kadar hep psikologlar ve istatistikçiler belirlerdi. Şimdi de onlara ekonomistler ortak oldu.
OECD’nin yaptığı PISA sınavı, belirlenen standartlar ve bilgi yüklü testlerle ülkeler sıralanıyor. İlginçtir ki PISA pek çok eğitimcinin sorgulamadan doğruluğunu ve geçerliliğini kabul ettiği bir kaynak haline geldi. OECD, PISA’yı uygulamakla her türlü yoksunluktan kazanç sağlamaya çalışıyor ve çok-uluslu kar amacı güden şirketlerle ittifaklar oluşturuyor. Eğitimciler OECD’ye benzer şekilde eğitimin piyasalaşmasına destek veriyor. 
PISA öğrencinin öğrenim gördüğü tüm alanlarda düzey tespiti yapmadığı için geçerliliği ve güvenirliliği düşüktür. Eğer denilirse ki kâğıt üzerinde ( akademik çalışmalarda yapıldığı gibi) geçerliliği ve güvenirliliği formülize ettik sonuç yüksek çıktı o zaman söylenecek hiç bir şey yok.  Bu tür sınavlar eğitim temelli insan davranışlarını ölçülebilir hale getirerek eğitimi darlaştırıyor. Bir de kıyaslama yapar PİSA. Çünkü gelişim için çocuğun kendisi değil psikologların işaret ettiği, istatistikçilerin doğruluğunu test ettikleri ölçümleri esas alarak kıyaslama yaparlar. Hep denir ya başkasıyla kıyaslamayın çocuğu, ters teper diye. Bunu söyleyen yanılmıyorsam eğitimcilerdir, ancak, eğitimde rekabet şart diyenler de eğitimcilerdir.
Çeşitli ülkelerden 100’e yakın akademisyen, PISA’yı farklı bir bakış açısıyla değerlendirerek, ortak bir görüşü kaleme aldılar. TEDMEM tarafından Türkçeye çevrilen metnin PİSA ile ilgili yorumlar yapılmadan önce özellikle okunması tavsiye edilir. Akademisyenler PİSA’nın durdurulmasını bile belirterek, olumsuz neticelerinden bazılarını şöyle sıralıyorlar;
-Geçerliliği ve güvenirliliği ile ilgili ciddi çekinceler olan standartlaştırılmış sınavlara karşı olan güvensizlik,
-Eğitim uygulamalarında değişikliklerin sonucunu görmek için onca yıl geçmesi gerektiği halde üç yıllık değerlendirme döngüsüyle elde edilen sonuçların gösterge olarak kullanılması ülkelerin sıralamasını göstermekten öteye gitmemektedir.
-PISA öğrencinin fiziksel, ahlaki, yurttaşlık ve sanatsal gelişimi gibi eğitimin genel hedeflerinin dışında eğitimin ölçülebilir boyutlarının dar bir aralığına vurgu yapıyor. Böylece eğitime kollektif olarak bakmayı kısıtlıyor.
-Bir ekonomik kalkınma örgütü olan OECD, doğal olarak devlet okullarının ekonomik rolüne vurgu yapıyor.
-Eğitimi ve dünya çapındaki çocukların hayatını iyileştirmek için açık ve meşru yetkileri olan UNESCO ve UNİCEF gibi Birleşmiş Milletler örgütlerinin aksine, OECD’nin böyle bir yetkisi yoktur.
-OECD, PISA’yı uygulamak ve takip sistemleri oluşturmak için “kamu-özel ortaklıklar” oluşturmayı benimsemiş ve PISA tarafından ortaya çıkarılmış, her türlü eksiklikten finansal kazanç sağlamaya çalışan, çok-uluslu kar amacı güden şirketlerle birlikte hareket ediyor. Bu şirketlerden bazıları Amerikan okullarına ve okul bölgelerine bir yandan kar amacı güderek devasa eğitim hizmeti sağlarken, diğer yandan yine aynı amaçla OECD’nin şu an PISA programını başlatmayı planladığı Afrika’da, ilköğretim seviyesinde eğitimi geliştirme planlarını sürdürmektedir.
-PISA, kaçınılmaz olarak daha fazla ve daha uzun süre çoktan seçmeli sınavlara, dışarıdan dayatılmış her yönüyle planlanmış derslere ve öğretmenler için daha az özerkliğe neden oluyor.
-Gelişmekte olan ülkeleri ile birinci dünya ülkelerini karşılaştırmak, ne eğitimsel olarak ne de siyasi olarak anlamlı değildir.
PİSA’ya bakıp acep ne olacak eğitimin halleri diyeceğimize; parayla dağıtılan sertifika/diplomalara, kâğıt üzerindeki onlarca projeye, eğitimde reform adı altındaki teknolojik alet dağıtımını bırakıp öğretmene bakalım ve de en önemlisi işimizi layıkıyla yapalım. Geçmişteki güzel örnekler ve de diğer ülkelerdeki durum bu ahvalde.
Prof. Dr. Sadık Kartal
Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi
Sadikkartal02@mynet.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

PROJECİLİK VE PROJE OKULLARI

  Birkaç yıl önce bir öğrencim beni ziyaretinde öğretmen olarak atandıktan sonra evlilik gibi bir projesinin olduğunu söylemişti. Gülümsemiştim ama projecilik öyle sıkça kullanılmaya başlanmıştı ki öğretmen adayının da diline pelesenk olmuştu.   1980’lı yıllardan başlayan ve 1990’lı yıllarda ivme kazanan liberal politikaların etkisi ile devletin okula yeterince kaynak ayırmaması nedeniyle okulların kendi yağlarında kavrulmaları yani kaynak arayışları için liberal kesimin ve yöneticilerin kaynak için adres gösterdikleri proje üretmek oldu. Gelinen noktada yönetici, yazar, çizer ve akademisyen takımının sürekli referansta bulundukları OECD 2024 verilerine göre tüm kademeler için öğrenci başına yapılan kamunun eğitim kurumları harcamasında Türkiye, Meksika’dan sonra en düşük harcama yapan OECD ülkesidir . Projeler, MEB dışında diğer bakanlıklar, firmalar, dış kaynaklar, gönüllü kuruluşlarla işbirliği ile yani onların verdikleri destek ile yürütülmekte. Projelerin içeriğine bakı...

ZORUNLU EĞİTİM ÜZERİNE

  Renk, hız, son dakika ve yapay gündemlerle bizi zihnen ve sosyal olarak kadrajın önüne hapseden televizyonda bir alt yazı. Yükseköğretimde 4 yıllık programlar 3 yıl oluyor, öğretim süresi kısalıyor. Birkaç gün sonra benzer bir haber daha. 12 yıllık zorunlu eğitim kısalacak diye. Sevindirici haberler. Ulusal eğitimin tavan yaptığı 20. Yüzyılda devletin iyi vatandaşlıktan kopmaları engelleme çabası ve sermayenin okulu  kār alanı / sektör olarak görmesinden bu yana okulda kalma süresi git gide uzatıldı. Bu süreçte eğitimin yaygınlaştırılması, ders yüklerinin arttırılması ve bu yükün Amerika menşeli testlerle doldurulması, merkezi sınavlara hazırlık için zamansızlık ikliminde oyundan/sosyal alandan uzak, testle tost arasında sıkışmış ancak okumayan, düşünmeyen yalnızca söyleneni tekrar eden Paulo Freire ’in tabiriyle bankacılık yapan nesiller yetişti/yetişiyor.   Bu açıdan öğretim süresinin kısaltılması hani reform demesek te yeniden yapılandırma için güzel bir adım old...

OKULLARDA FORMA ZORUNLULUĞU BİR DİSİPLİN ARACIDIR

    Bizim zamanımızda okul heyecanı siyah önlük ve beyaz yaka ile başlardı. Sonraları siyah önlüklerin yerini mavi, ardından değişik renkte önlükler almaya başladı. Bizim siyah önlük beyaz yaka ise siyah beyaz fotoğraflarda tebessümle bakılan birer anı olarak kaldı. Okul kıyafetleri, eğitim sisteminin en eski geleneklerinden biri. Eğitimin devlet tarafından verildiği ve ulu­sallığın yeniden üretilmesinin amaç olduğu eğitim sistemlerinde okullarda belirli bir kıyafet var olmuştur. Türkiye’de siyah önlük ve beyaz yaka ilk defa 1981’de tam olarak tanımlandı ve zorunlu hâle getirildi. Ancak bu tarihin öncesinde ilkokul öğrencileri- daha esnek olmakla birlikte- önlük giyerek okula gittikleri bilinmektedir. Cumhuriyet okullarında zorunlu kılık kıyafetin aynen eğitim politikaları gibi dikiş tutmayan tarihi var. 1989 yılından itibaren deniz mavisi, lacivert, siyah ve gri renklerden birinin önlük rengi olarak seçilmesine karar verildi. 2008 yılında ilköğretim okullarında mavi önlük...